Günümüz dünyasında “iyi insan olmak” sıkça dile getirilen ama giderek içi boşaltılan bir kavram hâline geldi. Sosyal medyada birkaç duyarlı paylaşım yapmak, kalabalıklar içinde doğru cümleleri kurmak ya da yalnızca görünürde zararsız olmak çoğu zaman “iyilik”le eş tutuluyor. Oysa hayırlı ve iyi insan olmak, bunların çok ötesinde, derin ve zahmetli bir erdem yolculuğudur.
Erdem, insanın kendisiyle yaptığı sessiz bir anlaşmadır. Kimse bakmıyorken de doğruyu seçebilme cesaretidir. İşine geldiği için değil, doğru olduğu için adil davranmaktır. Menfaatin çağırdığı yere değil, vicdanın işaret ettiği yere yürümektir. Bu yüzden hayırlı olmak, doğuştan gelen bir özellik değil; emekle, farkındalıkla ve çoğu zaman bedel ödeyerek kazanılan bir hâlidir.
Hayırlı insan, yalnızca kötülük yapmayan kişi değildir. Kötülüğe karşı sessiz kalmamak da bu erdemin parçasıdır. Zira iyilik pasif bir duruş değil, aktif bir sorumluluktur. Haksızlığı görüp susmak, “bana dokunmuyor” diyerek yüz çevirmek, insanı iyi yapmaz; yalnızca konforlu kılar. Oysa erdem konforu sevmez. İnsanı zaman zaman yalnız bırakır, zor sorularla baş başa bırakır ama sonunda kişiye iç huzuru armağan eder.
İyi insan olmak aynı zamanda süreklilik ister. Belli anlarda parlayıp sonra sönen bir nezaket değil; hayatın her alanına yayılan bir karakter meselesidir. Trafikte, aile içinde, iş hayatında, güç sahibiyken ve güçsüzken… Her koşulda aynı ahlaki çizgiyi koruyabilmektir. İşte bu noktada erdem, insanın maskesini düşürür. Çünkü rol yapmak kısa sürer; karakter ise uzun vadede kendini ele verir.
Bugün belki de en çok unuttuğumuz şey, iyiliğin bir “kazanım” değil, bir “tercih” olduğudur. Daha hızlı yükselmek, daha çok kazanmak, daha fazla görünür olmak adına değerlerinden vazgeçen insan sayısı az değil. Ancak tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Güç, servet ve ün geçicidir; insanın geride bıraktığı iz ise kalıcıdır. O izi anlamlı kılan da hayırlı oluşudur.
Dini, felsefi ya da insani açıdan bakıldığında fark etmez; tüm öğretiler aynı noktada birleşir: İyi insan olmak, insan olmanın en yüksek mertebelerinden biridir. Çünkü bu, başkasının acısını kendi acısı gibi hissedebilme yeteneğini gerektirir. Empatiyi, merhameti ve sorumluluğu aynı potada eritir. Kendini merkeze koyan bir dünyada, başkasını da hesaba katabilmek başlı başına bir erdemdir.
Sonuç olarak hayırlı ve iyi insan olmak, kolay bir yol değildir. Bazen kaybettirir, bazen yorar, bazen de “enayi” damgası yemeye sebep olur. Ama insanı insan yapan da tam olarak budur. Herkesin sustuğu yerde konuşabilmek, herkesin eğildiği yerde dik durabilmek ve herkesin unuttuğu yerde hatırlayabilmek…
Belki de asıl soru şudur: Daha iyi bir dünya mı istiyoruz, yoksa daha rahat bir hayat mı? Eğer cevabımız birincisiyse, yol bellidir. Hayırlı ve iyi insan olmak, bir erdem değil; bir sorumluluktur. Ve bu sorumluluk, her gün yeniden verilen bir karardır.